Kişisel Gelişim

Psikoloji Nedir?

Psikoloji nedir? Yeryüzünün en karmaşık canlısı insandır. İnsan, Dünya için önemlidir çünkü çevresinde büyük etkiyi yapar, kültürü ve medeniyeti oluşturur. Gelecek, insanın davranışlarıyla belirlenir. Tüm bunlar canlı türlerini, özellikle de insanı anlamayı, insanın davranışlarını ve düşünme şeklini açıklamayı gerektirir.

İnsan davranışları ve nedenleri konusunda çeşitli sorular üzerinde düşüyorsunuzdur. “Arkadaşım dominant kişilik özelliğine sahip bireyler karşısında neden sessiz kalıyor?”, “Ders çalışırken neden bir önceki sayfada okuduklarımı hatırlamıyorum:?”, “Kardeşim doğduktan sonra neden ailemin ilgisini daha çok arıyorum?” Çevremizle uyum sağlayabilmek için bu vb sorulara yanıt bulmamız gerekir. İnsan olarak önemli bir özelliğimiz de sosyal bir varlık olmamızdır. Kültür ve medeniyet, insanın sosyal yapı içinde aktif katılımıyla oluşur. İnsanın ruh sağlığı, başkalarıyla bir arada olması, diğer bireylerle yaşama becerisiyle doğrudan ilişkilidir.

Psikoloji, kelime anlamıyla “ruh bilgisi” anlamına gelmektedir. Psikolojinin asıl konusu, insanın ruhsal yaşayışları, insan ve hayvan davranışlarını inceleyerek davranışlar hakkında tahminlerde bulunmaktır. Buradan yola çıkarak psikolojiyi davranış ve zihinsel süreçlerin bilimsel çalışması olarak tanımlayabiliriz. Ayrıca psikoloji için şunu da söylemek uygun olacaktır: Psikoloji sözcüğü, Yunanca psyche (psike; ruh, nefes, zihin) ve logos (düzenli söz, bilgi) terimlerinden oluşmuştur. Kelime olarak karşılığı, ruh bilgisi demektir. Psikoloji, organizmanın gözlenebilir ve ölçülebilir davranışlarını inceleyen pozitif bir bilimdir.

Psikolojinin bir bilimsel çalışma alanı olduğundan söz ettik. Psikolojik kavramlar ve gerçekler bilimsel yöntemlerin uygulanmasıyla ortaya çıkıyor. Toplum içinde genelde kabul gören psikoloji tanımlarının bununla uyuşmadığını söyleyebiliriz.

Hepsinden ötede bir çocuğa kötü bir alışkanlığını değerlendirmesi için verilen ödül veya yaptığımız eleştiri psikoloji değil midir? Aynı şekilde, herhangi bir konuyu içimize atmak yerine arkadaşımızla tartışıp konuştuğumuzda da yaptığımız psikoloji ile ilişkili değil midir? Gazetelerdeki televizyonda ve diğer basın-yayın organlarında gördüğümüz olayların yorumu da aynı durumla karşılaşırız. Sağduyu ile olaylara yaklaşım hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Şimdi zihnimizde şöyle bir düşünelim: Yüksek zekalı bir insan ile ortalama zeka düzeyinin altında zekaya sahip bir insanın günlük hayattaki mutlulukları, sosyal yarışları, sağlıkları (bedensel ve psikolojik) ne derece farklılık gösterir? Bu konudaki genel düşünceniz nedir?

Bilimsel psikoloji yöntemleri davranış ve zihinsel süreçler hakkında genellikle aydınlatıcı ve güvenilir bilgi verirler. Aksine sağduyu ve genel kanaatlere bağlı kalan düşünceler gerçeklere çoğu zaman ters düşer. Birimiz tarafından algılanan bir şey diğer kişi tarafından daha farklı şekilde algılanabilir.

Sağlık

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB)

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), insanların obsesyon adı verilen sürekli tekrar eden düşüncelere sahip olması ve bu düşüncenin kendisini rahatsız etmesinden ötürü, genellikle rahatlamak amacıyla ritüel veya kompulsiyon adı verilen sürekli tekrar eden davranışlarda bulunmasıyla karakterize bir durumdur.

Obsesif kompulsif bozukluğa (OKB) sahip hastalar, kontrol edemedikleri düşünceleri, korkuları veya imgeleri saplantı halinde yaşarlar. Bu durum hem kendileri hem de çevresindekiler için son derece rahatsız edici olabilir.

Bu düşüncelerin ürettiği kaygı, gerginlik, kendini tekrarlayan davranışları, ritüeller veya rutinlerin zorunlu hale gelmesine neden olur. Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastaları tüm bu zorunlulukları, takıntılı düşünceleri önlemek veya ortadan kaldırmayı sağlamak amacıyla tüm bunları bir rutin haline getirir.

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastaları takıntılarını görmezden gelmeye ya da durdurmaya çalışsa da bu durumu engelleyemeyeceği gibi endişelerini de artırır. Kişi, stresini hafifletmek için zorlayıcı eylemlerde bulunmaya başladıkça kendin zorlar. Takıntılı düşünceler veya dürtülerden kurtulmaya çalışsalar da bu durum bazen daha kötü sonuçlara neden olabilir.

Hayata Dair

Corona Virüsü Nedir?

Corona Virüs (Koronavirüs) Nedir?

Solunum yolu ile yani, çok kısa zamanda geniş kitlelere ulaşabilip hastalandırabilecek bir bulaşma yolu ile bulaşan, Çin’de ortaya çıkmış bir virüstür. Çin, çok çeşitli besinlerin (hayvan, böcek vb.) yoğun tüketildiği, çok kalabalık bir ülke olduğu için, aslında hayvanların taşıdığı bazı mikroplar insana adapte olma imkânını sıklıkla orada buluyorlar. Bu mikroplar yepyeni ortaya çıktıkları için onlara karşı “bağışık” olma durumumuz “sıfır” oluyor; yani virüs, hastalanma potansiyeli olan herkesi hastalandırıyor. Burada, herhangi bir mikrobun herkesi hastalandırmadığını, sadece belli kişilerin hastalandığını ve sadece, yine belli kişilerin (kronik hastalığı olanlar, zayıf/düşkün/çok yaşlı kişiler) ağır hastalandığını da bilmek lazım.

Türkiye’de Corona Virüsü (Koronavirüs) Var Mı?

Türkiye’de Corona Virüsü 11 Mart 2020 tarihinden itibaren resmi olarak kayıtlara geçmiştir.

Corona Virüs (COVID-19 ya da Koronavirüs) Nasıl Bulaşır?

Virüs solunum yolu ile bulaşır. Burada, tüm araştırmalar kesinleşmemiştir; bu yüzden, “Her türlü solunum yolu” demek gereklidir. Yani mikrop, öksürmek veya tıksırmakla havada belli sürede asılı kalabilir. Virüs, tabii ki öpüşmek ve en yaygın olarak eller ile de bulaşır. 

Normalde hastalığı alan bir kişi, hasta olduğunun farkına varmadan ve belirtiler ortaya çıkmadan virüsü yaymaya başlayabilir. Burada, “inkübasyon dönemi” dediğimiz bir “kuluçka” dönemi vardır. Ancak yeni Corona virüs için bu, tam olarak ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Şimdilik kuluçka süresinin 2-14 gün olduğu düşünülüyor.

Hayata Dair

Aşk Nedir?

Aşk ve Sevgi Birbirinden Farklı Şeyler

Aşk sevmediğin insana karşı da olabilir. Yani sevdiğin bir insana değil de sevmediğin bir insana da aşık olabilirsin. Aşk bittiğinde ilişkiler de biter diye bir şey yoktur. Eğer zamanla sevgi büyütmüşseniz o zaman aşkınız çok iyi bir şekilde devam eder. Aşk ve sevgi birbirinden farklıdır. İnsan bir anda aşık olur ancak sevgiyi zamanla besler. Birini sevmeniz için illa ki aşık olmanıza gerek yoktur. Aşık olmadan da sevebilirsiniz
Aşk insanda özgürce sevebilme duygusunu uyandırır. Egolardan sıyrılıp karşındakini olduğu gibi kabul etme ve sevebilme sanatıdır. Bu durum bağlılığa dönüşürse ilişki farklı bir boyuta geçer. 

Aşkın Hayatımızdaki Önemi

Aşk biyolojik bir ihtiyaç değildir, aşk ruhsal bir ihtiyaçtır. Kişideki bu ruhsal ihtiyaç karşılık beklemeden ve koşulsuz olmalıdır. Yoksa bu aştan çok çıkar ilişkisine ve ego tatminine dönüşmektedir. Egonun olduğu yerde gerçek aşk barınamaz. Aşk ancak egonun ortadan kalkmasıyla birlikte vücut bulabilmektedir. 

Aşkın tutku ile karıştırılmaması lazım. Genellikle tutku aşk ile karıştırılmaktadır. Oysa tutku farklı bir duygudur. Aşık olduğunuz zaman tutku da hissedersiniz fakat sadece tutku beslemek aşık olduğunuz anlamına gelmez.

Aşk, insan hayatının en önemli deneyimidir. Eğer bir insan aşkı gerçek anlamda deneyimleme şansına sahip olmamışsa, bu insanın hayatı bildiği söylenemez. 

Aşık Olduğunuzu Nasıl Anlarsınız?

Aşkı bilmek için ilk başta kişinin kendini tanıması ve kendini sevmesi gerekir. Kendi sınırlarını bilmeyen, kendini tanımayan insanların gerçek aşka ulaşması imkansızdır.

Aşk hiç düşünmediğiniz zaman kapınızı çalabilir ve sizden izin istemez; kalbinizin bir köşesine oturur. Belki gençliğinizde yaşamadığınız aşkınızı 50 yaşından sonra bulacaksınız. Aşkın ne zaman geleceği hiç belli olmaz. Karşınızdaki kişiye beslediğiniz duyguların aşk olup olmadığını anlamanıza yardımcı olacak birkaç ipucu bulunmaktadır. Bunlar:

  • Eski sevgilinize karşı hisleriniz yok olduysa ya da eski sevdiklerinizden birini gördüğünüz zaman hiçbir şey hissetmiyorsanız
  • İşinizi sağlama almak için yedekte birini tutmaktan vazgeçtiyseniz
  • Onunla ilgili bir haber duyduğunuzda ya da başka kızalar ile sosyal ağlarda yorumlaşmasını kıskanıyorsanız
  • İşe – okula gitmediğiniz zamanları onunla geçirmek istiyorsanız
  • Çok önemli anlarınızda bile işinizi gücünüzü bırakıp onu hayal ediyosanız
  • Birlikte yemek yemek, vakit geçirmek çok hoşunuza gidiyorsa
  • Her çalan telefonda o arıyor diye heyecanlanıyorsanız
  • Onunla buluşacaksınız diye saatler, hatta günler öncesinde kıyafet seçmeye, kişisel bakımınızı yapmaya başlıyorsanız
  • Hayatınızdaki her şeyi onunla paylaşmak istiyorsanız
  • Geleceğinize dair hayaller kuruyor, hatta evlilik planları da yapıyorsanız aşık olmuşunuz demektir.

​​Hepimiz bu dünyaya sevmek ve sevilmek için geldik. O halde karşımızdaki insanları gerçekten sevmeye başlamadan evvel önce kendimizi tanıyalım, kendimizi sevelim ve duygularımızdan emin olalım. Daha sonra karşıdaki zaten bizim sevgimizdeki gücü hissedecektir.

Sağlık

İnsan Beyniyle İlgili 10 İlginç Gerçek

Beyin insan vücudundaki en karmaşık organ ve muhtemelen bu evrende mevcut olan en karmaşık oluşumdur. Dünyadaki en mükemmel insanının yarattığı harikalar insan beyninin bir sonucudur ve bu sonuç insanı şaşırtıcı yapan en önemli özelliktir.

İnsan beyninin karmaşıklığı, kişinin sevdiği anıları güvenle saklayan bir depo görevindedir. Bir insanın karakteri en fazla beyin tarafından etkilenmekle birlikte kişiye; merak, hareket ve duygu veren insan zihni, kişinin karakterini meydana getirir. Merkezi sinir sistemi için bir komuta merkezi olan beyin, insanlara bol miktarda fiziksel ve zihinsel yetenek sunar. Bunlar insan beyninin gerçekleştirdiği birkaç önemli rol, ancak insan beyninin en ilginç yanı; tam işlevli bir beyne sahip olan birçok kişi tarafından az bilinen gerçeklerdir.

1. İnsan beyni, merkezi sinir sisteminin merkez komutası olarak görev yapmasına rağmen, insan vücudunda sinirlerden yoksun tek organdır. Bu basitçe, insan beyninin acı hissetmediği anlamına gelir.

2. İnsan beyni, insan vücudunda üretilen toplam enerjinin en büyük kısmını tüketir. Kesin olmamakla birlikte, beyin toplam vücut ağırlığının yalnızca yüzde 2’sini oluşturmasına rağmen, bu enerjinin yüzde 20’sini tüketir. Enerji, sağlıklı beyin hücrelerini korumak ve sinir sinyallerini beslemek için hayatî bir öneme sahiptir.

3. Beyindeki mevcut nöronların sayısı, dünyadaki toplam insan nüfusunun 15 katıdır, bu da yaklaşık 100 milyar kadardır. Bu fazla sayıdaki nöronlar, beynin işlem yeteneğini arttırır.

4. Beynimizin yalnızca yüzde 10’unu kullandığımız popüler efsane, yanlış yorumlanmıştır. Yapılan beyin taramaları, uyurken bile beynimizin çoğunu kullandığımızı açıkça göstermektedir.

5. Albert Einstein’ın beyni 1.230 gram ağırlığındadır, yani normal bir beynin ağırlığından (1.400 gram) yüzde 10 daha küçüktür. Fakat beyninin nöron yoğunluğu ortalamanın üzerindedir.

6. İnsan beyni geçtiğimiz 10.000-20.000 yıllık süre içerisinde kademeli olarak küçülüyor.

7. Ortalama bir beynin günde yaklaşık 50.000 düşünce ürettiğine inanılıyor. Ancak çoğu insanda bu düşüncelerin yüzde 70’inin negatif olduğu tahmin edilmektedir.

8. Beyin hücreleri birbirinden farklıdır. Beyinde 10.000 belirli nöron türü vardır.

9. Beyniniz yaklaşık 12-25 watt elektrik üretir, bu da bir ampulü aydınlatmaya yetecek güç demektir.

10. İnsan beyni, pek çok durumda insanı kandırdığı ve insanların bazı şeyleri gerçeklerden farklı algılamasına neden olduğu için düşünüldüğü kadar mükemmel değildir.

Kişisel Gelişim

Teknoloji Beyinlerimizi Değiştiriyor Mu?

Kaliforniya Üniversitesi Los Angelese Kampüsü2nden nörobilimci Gary Small, bu soruya olumlu cevap veren ve sayıları giderek artan araştırmalara bir yenisini daha ekledi. iBeyin: Modern Aklın Teknolojik Değişiminde Sonra Yaşarkalmak (iBrain: Surviving the Technological Alteration of the Modern Mind) adlı yeni kitabında belirttiği üzere, Small bilgiyi toplama ve başkalarıyla bilgi iletişimini gerçekleştirme biçimlerimizde yaşanan dramatik değişikliklerin şu andaki insan beynini tanınmayacak ölçüde değiştirecek bir evrim dönemini tetiklediğini ileri sürüyor. Yazar ”Belki de insanların alet kullanmayı öğrendikleri dönemden bu yana, insan beyni bu kadar hızlı ve derinden bir etki yaşamamıştı” diyor. ”Beynin evrilip, odağını yeni teknolojik yetilere doğru kaydırdıkça, temel toplumsal yetilerden uzaklara sürükleniyor”.

Teknolojinin beyin devre düzeneğimiz üzerindeki etkisi şaşırtıcı gelmemeli. Beynin esnekliği, yani uyarıcıdaki değişikliğe göre verdiği tepkiyi değiştirme yetisi, iyi biliniyor. Profesyonel müzisyenlerin, parmak hareketlerini planlamakla sorumlu bölgelerdeki gri maddeleri daha fazla. Atletlerin beyinlerinin ise el-göz eşgüdümünü sağlayan alanları daha hacimli. Bunun nedeni, özgül bir etkinliğe ayırdığınız zaman arttıkça, bu etkinliğin yerine getirilmesini yürütmekle görevli nöral yolların kuvvetlenmesi. Dolayısıyla sürekli bir dijital enformasyon akışını işleyen insanların daha fazla nöronlarını bu enformasyonu filtrelemek için ayırmaları gerektiği akla yatkın. Yine de bu evrimle aynı şey değil.

Gary Small ve Gigi Vorgan’ın iBeyin kitabı

Small ve arkadaşları internetin devrelerimizi nasıl şekillendirdiğini görmek için 24 yetişkinin beyinlerini önce bu kişiler web araması yaparken, sonra da bir metin okurken görüntülemişler. Web araması sırasında alınan görüntüler karşılaştırıldığında, gündelik hayatlarında düzenli olarak internet kullanan kişilerin beyinlerinin karar verme ve karmaşık akıl yürütme ile ilişkili bölgelerinde, interneti sık kullanmayan kişilerinkine göre iki kat daha fazla sinyal bulunduğu gözlenmiş. American Journal of Geriatric Psychiatry dergisinde yayımlanacak bu bulgular, internet kullanımının beynin uyarılma kapasitesini arttırdığını ve internette bir metin okurken beynin basılı bir metni okurken olduğuna göre daha fazla bölgesinin çalıştığını gösterdi. Bu araştırmalar daha önceki araştırmaların bulduğu sonuçları kuvvetlendiriyor: Teknolojiyle daha çok uğraşanlarımız daha gelişkin bir çalışma belleğine sahipler (yani daha fazla bilgiyi kısa süre için akıllarında tutup gerektiğinde geri çağırabiliyorlar); algısal öğrenmede (yani dünya algılarını değişen enformasyona göre ayarlamaya) daha başarılılar ve daha gelişkin motor yetilere sahipler.

Small, farklı kuşaklar arasında bu farkların daha fazla olacağını, çünkü genç kuşakların yaşlı kuşaklara göre daha erken yaşlardan itibaren daha fazla teknolojiye maruz kalmış olduklarını söylüyor. Buna beyin farkı* adını veriyor. Bir tarafta e-posta ve kısa mesajın var olmadığı bir dünyayı hiç bilmeyen dijital çağ doğumlular var. Diğer tarafta ise dijital çağa sonradan katılmış, modern teknolojinin gelişimine beyinlerinin fiziksel bağlantıları oluştuktan çok sonra şahitlik eden göçmenler var. Dijital çağ kuşağı ani kararlar vermek ve birden fazla kaynaktan gelen veri akışı ile baş etmek gibi konularda daha gelişkin bilişsel yetilere sahipler. Göçmenler ise yüz ifadelerini okuma konusunda siber uzayda dolaşmakta olduğundan daha başarılılar. Small bu konuda şöyle konuşuyor: ”Tipik bşr göçmenin beyni sosyalleşme ve öğrenmenin bambaşka yollarıyla eğitilmiştir, işleri adım adım götürecek ve bir seferde yalnızca tek bir görevle uğraşacak biçimde. Göçmenler daha metodik olarak öğrenir ve görevleri daha kati biçimde yerine getirirler.”

Ama doğal seçilimin hangi yeti kümesini diğerine tercih edeceğini henüz görmedik. Başlangıç olarak, iki davranışın birbirini karşılıklı olarak dışlayacağına inanmamız için bir neden yok. 2005’te Kaiser’in bir çalışması yüksek teknoloji ile çok zaman geçiren çocukların diğerlerine göre arkadaşlarıyla ve aileleriyle daha fazla yüz yüze iletişim kurduğunu buldu. Small’ın kendisi de gerek dijital çağ doğumluların, gerekse dijital çağ göçmenlerinin basitçe kendi devrelerini kendilerinin bağlayabileceğini; her ikisine de zaman ayırarak modern teknolojinin bilişsel katkılarından faydalanırken geleneksel sosyal yetilerini de kaybetmeyeceklerini belirtiyor.

Bu esnada modern teknoloji ve onun güdülediği yetiler bizim kendimizden bile daha hızlı evrimleşiyor. Bilgisayar oyunları ve çevrim içi toplulukların geliştirmek için uzun çağlar harcadığımız geleneksel sosyal yetilerimizi ve öğrenme stratejilerimizi daha az mı daha fazla mı kullanmamızı gerektireceği henüz belli değil. Wisconsin Üniversitesi Madison Kampüsü’nden dilbilimci James Gee ”Çok fazla insan bunun sanki gençler başka bir ülkeden, yetişkinler başka bir ülkedenmiş gibi olacağını söylüyor” diyor. Gelecekte ne olacağı ise halen her olasılığa açık.

*Kuşak farkına bir gönderme olarak

Bu yazı, OYUN 2010 Sayı 42’den alınmıştır.

Hayata Dair

Ateizm Nedir

ATEİZM NEDİR?

Ateizm, tüm tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançları reddeden ve var olan gerçekliği inanç yoluyla açıklamayı kabul etmeyen bir felsefi düşünce akımı. Kelime anlamında da belirtildiği üzere; Ateizm, din ile ilgili bir kavram değil, tanrı ile ilgili bir kavramdır. Dinlerin varlığı, dinlerin tanımının ne olduğu, dinlerin iyi mi yoksa kötü mü olduğu ateizmin konusu ve tartışma alanı dışındadır.

Ateizm, her tür metafiziği reddettiği için, kendini metafizik öğeler üzerinden temellendiren bazı dinlerin metafizik boyutlarını da reddeder. Yani bu, özellikle dinlere karşı sergilenen bir duruş değil, genel olarak tüm metafizik inanışlara karşı bir duruştur. Ateizm sıklıkla “dinsizlik” ile özdeşleştirilse de, Budizm gibi bazı Uzakdoğu dinlerinde de ‘yaratıcı’ anlamında bir tanrının varlığına rastlanılmaz.

Bu yönüyle de Ateizm ile dinsizlik birebir örtüşmez. deist akımlara bakıldığında da, tanrıya inancın olduğu ancak dinlerin kabul edilmediği görülür. Ateizm, anti-teizm yani teizm karşıtı demek değildir ve bir “tepkisellik” anlamı içermez, zira metafizik öğelerin “var olmadığını” savunmak için metafizik öğelerin “var olması” gerekmez. Ateizm, yalnızca bir “durum” ifadesidir. Sadece tanrı veya tanrıların ve metafizik öğelerin var olmadığını söyler.

ATESİT NEDİR?

Ateist, tanrı veya tanrıların varlığını hayal ürünü bulan kişi veya kişilerdir.

Ateizm sanıldığı gibi bir inanç değildir. Çoğu zaman yanlış ifade edildiği şekli ile (tanrıtanımaz kelimesinde olduğu gibi) tanrıyı inkar eden kişi değildir. Çünkü “inkar” varolan bir şeyin reddedilmesi anlamı taşır, oysa ki ateistlere göre tanrı varolmadığı için onun “inkar edilmesi” de yanlış bir terminolojik kullanım olacaktır.

Ateistler; bazen “tanrıtanımaz” kelimesiyle anılsalar da, bu isimlendirme var olan bir tanrıyı reddetme fikrine atıfta bulunduğu için ateistler tarafından kabul görmez. Ateizm inanç koşullanmalarını, hayali yaratıkları ve olayları reddeder. Ateist bakış açısıyla tanrının yanı sıra tüm metafizik inançlar ve tüm ruhani varlıklar da reddedilir.

Sağlık

Depresyon Nedir?

Toplumun büyük bir kesimini doğrudan ya da aile ve yakınlar kanalıyla etkileyen depresyon kişilerde haftalarca ya da aylarca devam eden bir isteksizlik hali, hayattan zevk alamama, kendine güvenin git gide azalması ve yoğun umutsuzluk gibi negatif hisleri kapsayan bir duygu durum bozukluğudur.

Depresyon Nedir?

Depresyon semptomları herkeste farklılıklar gösterse de en sık rastlanan belirtileri haftalar ya da aylarca neredeyse her gün devam eden üzgün, kaygılı ya da “boş” ruh hali, ümitsizlik, karamsarlık olarak sıralanabilir. Depresyon, kişilerde çoğunlukla suçluluk, değersiz hissetme, çaresizlik gibi duyguları da beraberinde getirir. Depresyondaki kişiler normalde severek yaptıkları aktivitelerden zevk alamadıklarını, giyinmek, yemek yemek gibi günlük ve zorunlu ihtiyaçlarını gidermek için bile kendilerinde güç bulamadıklarını ifade ederler. Çoğunlukla aile ve yakınlar da kişideki bu değişimi fark ederler ama nasıl yardım edeceklerini bilemezler.

Özellikle maj ör depresyon gibi şiddetli depresyon türlerinde hiçbir tedavi uygulanmaması ciddi problemlere neden olabilir. Tedavi edilmeyen depresyon alkol, uyuşturucu bağımlılığı gibi yaşamı tehdit edebilecek durumlara yol açabilir. Kişilerin çevreleriyle olan ilişkilerini zayıflatarak, iş yerinde problemlere neden olabileceği gibi zamanla daha büyük hasarlara da neden olabilir.

Majör depresyon olarak da bilinen klinik depresyon kişilerin beden, düşünce ve duygu durumunu bütünleşik olarak etkileyen ciddi bir rahatsızlıktır. Depresyondaki bireyler için içinde bulundukları durumdan bir anda çıkabilmek mümkün değildir. Psikoterapi ve antidepresan kullanımı gibi gerekli tedavi yöntemleri uygulanmayan klinik depresyon aylarca hatta yıllarca devam edebilir.

Depresyon Türleri (Çeşitleri) Nelerdir?

Depresyon birçok farklı türde kendisini gösterebildiği gibi en çok rastlanan türleri iki ana kategoride toplanır; klinik depresyon (majör depresif bozukluk olarak da adlandırılır) ve distimik bozukluk. Depresyon şiddet derecesine göre hafif, orta şiddetli ve ağır depresyon olarak kategorize edilir. Yaşanılan depresyon türünün doğru tespit edilmesi tedavi sürecinin doğru sürdürülebilmesi için büyük önem taşır.

Klinik Depresyon (Majör Depresif Bozukluk)

Klinik depresyon, depresyon türleri içerisinde en şiddetli olarak değerlendirilen türdür. İnatçı üzüntü hali, ümitsizlik, değersiz hissetme gibi yoğun olumsuz duygularla seyreder ve kendiliğinden düzelmesi mümkün değildir. Bir kişiye klinik depresyon tanısı konulabilmesi için iki haftalık bir zaman periyodu içerisinde aşağıdaki durumların beş ya da daha fazlasını karşılıyor olması aranır;

  • Günün çoğunluğunda depresif hissetme
  • Günlük aktivitelere ilginin azalması
  • Belirgin kilo artışı ya da azalışı
  • Şiddetli uykusuzluk ya da uyanamama hali
  • Düşünce ve hareketlerde yavaşlama
  • Günün çoğunluğunda bitkin/yorgun hissetme
  • Odaklanmakta ve karar vermekte güçlük
  • Tekrar eden ölüm ya da intihar düşünceleri

Atipik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

Majör depresif bozukluklar kategorisinde değerlendirilen ati pik depresif bozukluk kişilerde belirli davranış kalıplarıyla kendisini gösterir. Atipik depresyon yaşayan kişilerin duygu durumları dış uyaranlara göre şiddetli değişimler gösterir. Alınan iyi haberler karşısında aşırı sevinç, kötü haberlerde ise aşırı üzüntü görülebilir. Atipik depresyon genellikle ilk defa gençlik yıllarında başlar ve yetişkinlik süresince devam eder. Atipik depresyon yaşayan kişilerde genellikle aşağıdaki belirtiler görülür;

  • Kiloda belirgin artış
  • İştahta belirgin artış
  • Yoğun uyku hali
  • Kollarda ve bacaklarda ağırlaşma hissi
  • Reddedilmeye karşı hassasiyet

Doğum Sonrası Depresyonu

Majör depresyon türleri arasında değerlendirilen doğum sonrası depresyonu hamilelik süresince ya da doğumu takip eden dört hafta içinde karşılaşılan bir depresyon türüdür. Doğum yapan kadınların yüzde 10-15’inde görülen doğum sonrası depresyonun neden kaynaklandığı tam olarak bilinememekle birlikte doğum sonrası depresyonu yaşayan kadınlarda genellikle şiddetli üzüntü hali, sürekli ağlama, yoğun kaygı ve umutsuzluk sıklıkla görülen belirtilerdir.

Mevsimsel Duygu Durum Bozukluğu

Mevsimsel duygu durum bozukluğu belirli mevsim dönemlerinde görülmesiyle diğer depresyon türlerinden ayrılır. Özellikle gün ışığının azaldığı kış dönemlerinde görülen mevsimsel duygu durum bozukluğu popülasyonun %1-%2’lik bölümünü etkiler ve genellikle kadınlarda ve gençlerde görülür. Mevsimsel duygu durum bozukluğu yaşayan kişiler kış a ylarında yaz aylarında oldukları hallerinden bambaşka bir görüntü sergilerler; genellikle ümitsiz, üzgün, stresli ve ilgisiz bir görüntüyle devam eden mevsimsel duygu durum bozukluğu sonbahar- kış döneminde başlayıp günlerin uzadığı ilk bahar yaz aylarına kadar devam eder.

Melankolik Özellikli Majör Depresyon

Melankolik özellikli majör depresyonda kişiler önceden zevk aldıkları neredeyse hiçbir aktiviteden zevk almamaya başlarlar ve kişiye majör depresif bozukluk tanısı konulabilmesi için aşağıdaki belirtilerden en az üç tanesini daha sergilemeleri beklenir;

  • Zevk alınan çoğu/tüm aktivitelerden zevk alamama
  • Yaşanan iyi olaylar karşısında tepkisizlik
  • Psikomotor davranışlarda farklılaşma
  • Şiddetli suçluluk duygusu
  • Uykusuzluk
  • Sabah yaşanan depresyonda artış

Psikotik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

Halisünasyon ve sanrılarla seyreden majör depresif bozukluk türü psikotik özellikli majör depresyon olarak adlandırılır. Psikotik özellikli majör depresyonda kişiler kendilerinin değersiz olduklarını ve yaşamayı hak etmediklerini söyleyen sesler duyduklarını belirtebilirler.

Katatonik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

Katatonik özellikli majör depresyon yaşayan kişilerde psikomotor davranışlarda şiddetli bozulmala r görülür. Katatonik özellikli depresyonda aşağıdaki belirtilerin en az iki tanesinin görülüyor olması aranır:

  • Kaslarda hareketsizlik
  • Nedensiz kas hareketleri
  • Şiddetli negativite ya da hiç konuşmama
  • Alışılmamış beden pozisyonu
  • Başkalarının söz ve hareketlerini tekrar etme

Distimik Bozukluk

Distimi depresyonun hafif ancak kronik formlarından biridir. Belirtileri genellikle en az iki yıl boyunca devam eder. Distimik bozukluk bireyin yaşamını klinik depresyona göre daha olumsuz etkiler çünkü belirtileri daha uzun bir süre boyunca kendisini gösterir. Distimik bozukluk yaşayan kişilerde günlük aktivitelere duyulan ilgide azalma, kendilerini ümitsiz hissetme, verimlilikte düşüş ve düşük özgüven gibi belirtiler sıklıkla görülür. Distimik bozukluk yaşayan kişiler çevreleri tarafından genellikle eleştirel, sürekli şikayet eden ve yaşamdan zevk alamayan bireyler olarak tanımlanır.

Depresyon Belirtileri Nelerdir?

Her ne kadar günlük hayatımızda moralimiz bozulduğunda ya da canımızı sıkan bir durum ile karşılaştığımızda hemen “depresyondayım” desek de depresyon, belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebilen, psikolojik, biyolojik ve sosyal faktörlerin birleşiminden oluşan son derece karmaşık bir duygu durum bozukluğudur. Depresyon belirtileri bireyler arasında farklılık gösterebileceği gibi en sık karşılaşılan karakteristik özellikleri aşağıdaki gibi sıralanabilir;

  • Ümitsizlik, değersizlik ve çaresizlik hisleri
  • Duyguları kontrol edememe
  • Günlük aktivitelere duyulan ilginin azalması
  • İştahta belirgin artış/azalış
  • Kiloda belirgin artış/azalış
  • Uyku düzeninde belirgin değişimler
  • Belirgin öfke ve huzursuzluk
  • Belirgin enerji kaybı
  • Kendinden nefret etme, şiddetli suçluluk duygusu
  • Dikkatsiz davranışlarda artış
  • Odaklanmakta problem
  • Nedeni belli olmayan fiziksel ağrılar

Depresyondaki bazı kişiler yaşadıkları durumu “derin bir boşluk duygusu” şeklinde tanımlarken bazı bireyler ise yaşam ile bağlantıları kopmuş, boş bir duygusuzluk hali şeklinde ifade edebilirler. Özellikle erkeklerde depresyon belirtileri genellikle şiddetli öfke nöbetleri ve huzursuzluk şeklinde olabilirken kadınlarda yoğun hissizlik, yaşamdan zevk alamama şeklinde kendisini gösterebilir.

Depresyon ve Ağlama Krizleri

Ağlamak her ne kadar depresyonun formal teşhis kriterleri arasında yer almasa da birçok kişi depresyondayken engel olamadıkları ağlama atakları geçirdiklerini ifade eder. Eğer engel olamadığınız biçimde, normalden daha fazla ağladığınızı düşünüyorsanız depresyonun diğer belirtilerini de gösterip göstermediğinizi gözden geçirmeniz faydalı olacaktır.

Kadınlarda depresyon belirtileri genellikle;

  • Kilo ve iştahta artış, özellikle karbonhidrat ağırlıklı beslenmeye yönelme
  • Artan uyku ihtiyacı
  • Yoğun suçluluk duyguları
  • Mevsime bağlı depresyon şeklinde kendisini göstermektedir.

Erkeklerde depresyon belirtileri;

  • Uzun saatler çalışma
  • Yakın çevreyi oluşturan aile ve arkadaşlardan uzaklaşma
  • Madde kullanımı
  • Şiddete eğilimin artması, öfke nöbetleri
  • Sadakatsizlik gibi riskli davranışlarda artış.

Gençlerde görülen depresyon genellikle üzüntü nöbetlerinden çok huzursuzluk, öfke ve ajitasyon şeklinde kendisini gösterebilir. Depresyondaki gençlerde baş ağrısı, karın ağrısı gibi nedeni belli olmayan fiziksel ağrılar da görülebilir.

Yaşlı bireylerde görülen depr esyon ise duygusal belirtilerden çok vücutta nedeni belli olmayan ağrılar, hafıza kayıpları gibi fiziksel belirtilerle kendisini gösterir. Kişisel bakımlarını aksatma ve kullanılması gereken ilaçları kullanmama gibi depresyon belirtileri de görülebilir.

Depresyon ve Cinsellik

Depresyon tanısı konan kişilerin cinsel yaşamlarında problem yaşaması oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Depresyon ile birlikte orgazm olamama, ereksiyon sorunları gibi problemler görülebilir ancak depresyon ile birlikte görülen cinsel problemler uygun tedavi yöntemleriyle rahatlıkla tedavi edilebilir.

Cinsellik ihtiyacı beynimizde başlar ve vücudumuzun cinsellik ile ilgili organlarına ulaşması gereken komutlar nörotransmitterlar aracılığıyla iletilir. Depresyon ve diğer duygu durum bozukluklarında cinsel isteksizlik gibi problemler yaşanmasının temel nedeni beynin bu nörotransmitterlar aracılığıyla iletişim kuran bölümlerinin olması gerektiği gibi çalışmamasıdır. Depresyon tanısı konan birçok erkek ve kadının cinsel istekte azalma ya da hiç cinsel istek duymama gibi şikayetler duymaları bu nedenledir.

Antidepresan Kullanımı Cinsel İsteksizliğe Neden Olur Mu?

Depresyon gibi duygu durum bozukluklarında doktorlar tarafından önerildiği taktirde antidepresan kullanımı etkili ve gerekli araçlar olsa da özellikle (SSRIs) olarak bilinen bazı antidepresan türleri istenmeyen yan etkilere neden olabilirler.

Antidepresanlar nörotransmitter olarak bilinen beyin kimyasallarının yapısı nı değiştirerek depresyondaki bireylerin duygu durumlarını iyileştirmeye yardımcı olurlar. Cinsellikle ilgili ihtiyaçlarımızda da aynı kimyasallar etkilidir. Bu nedenle antidepresanların, vücudumuzda cinsellikle ilgili mesajların iletilmesinden sorumlu olan sinir yolarını da etkileyerek cinsel problemlere yol açabildiği bilinmektedir. Kullanılan ilacın dozu arttıkça cinsel sorunlarla ilgili şikayetler de artabilir.

Antidepresan Kullanımıyla İlişkili Olabilecek Cinsel Sorunlar Nelerdir?

Antidepresan kullanımıyla birlikte görülebilen cinsel problemler;

  • Cinsel birleşmeyi başlatamama
  • Sertleşme problemleri ya da geç boşalma
  • Cinsel isteksizlik
  • Orgazm olamama

Depresyon Nasıl Tedavi Edilir?

Evet, özellikle son dönemde yapılan araştırmalar depresyonun yüksek oranda tedavi edilebilen bir rahatsızlık olduğunu gösteriyor. Günümüzde orta dereceli ve şiddetli depresyonun tedavisinde en çok tercih edilen yöntemler antidepresanlar ve psikoterapi uygulamalarıdır. Çoğunlukla İki yöntemin birlikte uygulandığı depresyon tedavilerinde başarı oranının daha yüksek olduğu görülür. Son dönemde bu alanda gerçekleştirilen araştırmalar özellikle depresyonun daha hafif formlarında konuşma terapilerinin en etkili tedavi yöntemi olduğunu gösteriyor. Özellikle bilişsel-davranışçı terapi uygulamaları depresyondaki kişilerin kendilerini depresyona sürükleyen düşünce tarzlarını değiştirmelerine ve pozitif biliş kalıpları oluşturmalarına yardımcı olmaları yönünden en etkili tedavi yöntemleri arasındadır.

Depresyon Tedavisi Ne Kadar Sürer?

Depresyon yüksek oranda tedavi edilebilen ancak tedavisi kişiden kişiye farklılık gösteren, oldukça zorlu bir süreçtir. Depresyon tedavisinde başarıya ulaşabilmenin en önemli noktalarından biri depresyondaki bireyin tüm tedavi seçenekleri hakkında bilgi sahibi olup, kendisi için en uygun seçeneğe karar verebilmesidir.

Depresyon tedavisinde en sık kullanılan yöntemler genellikle psikoterapi,yaşam alışkanlıkları değişimleri ve ağır seyreden depresyonlarda antidepresan kullanımı ol arak sıralanabilir. Uygulanacak tedavi türü kişiye ve depresyon semptomlarının ağırlığına göre belirlenir.

Psikoterapi (Konuşma Terapisi)

Depresyonun hafif ve orta şiddetli formlarında en sık tercih edilen tedavi türü psikoterapi uygulamalarıdır. Psikoterapi genellikle 12-20 hafta süresince haftada 1-2 saatlik seanslar şeklinde uygulanır.

Psikoterapi uygulamaları içinde ise en sık kullanılan yöntemler;

  • Bilişsel Davranışçı Terapi: İrrasyonel düşünce kalıplarını tespit edip ortadan kaldırmayı amaçlayan kısa süreli bir terapi türüdür.
  • Kişiler Arası Terapi: Kişiler arası terapi, bireylerin çevreleriyle kurdukları ilişkilerin psikolojik sağlıkları üzerinde büyük etki sahibi olduğu düşüncesi üzerine kuruludur. Kişiler arası terapide psikoterapist depresyondaki bireyin düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmesine ve dış ilişkilerini geliştirmesine yardımcı olmaya çalışır.
  • Psikodinamik Terapi: Kişide depresyonun altında yatan, su yüzüne çıkmamış nedenleri ortaya çıkarmayı amaçlayan, uzun süreli bir psikoterapi türüdür.
  • EMDR ( EyeMovementDesensitizationandReprocessing): Travmatik anıları ortaya çıkartmayı amaçlayan psikoterapi türüdür.

Depresyon İlaçları ve Antidepresan Kullanımı

Orta şiddetli ve şiddetli depresyon tedavisinde en sık tercih edilen yöntem antidepresan kullanımıdır. Antidepresan ilaçların etki süresi genellikle 2-4 hafta arasında değişir. Antidepresan tedavisinde karşılaşılan en büyük problemlerden biri de kişilerin birkaç günlük ilaç kullanımından sonra işe yaramadığı gerekçesiyle ilacı bırakmalarıdır. Bu nedenle eğer depresyon tedavisinde doktorunuz tarafından ilaç önerildiyse, önerilen süre boyunca ilaçları aksatmadan kullanmak önem taşır.

Depresyon tedavisinde kullanılan bazı alternatif yöntemler ise meditasyon, yoga, besin takviyeleri, egzersiz, masaj terapileri olarak sıralanabilir.

Depresyon Tedavi Edilmezse Ne Olur?

Özellikle majör depresyon gibi şiddetli depresyon türlerinde hiçbir tedavi uygulanmaması ciddi problemlere neden olabilir. Tedavi edilmeyen depresyon alkol, uyuşturucu bağımlılığı gibi yaşamı tehdit edebilecek durumlara yol açabilir. Kişilerin çevreleriyle olan ilişkilerini zayıflatarak, iş yerinde problemlere neden olabileceği gibi zamanla daha büyük hasarlara da neden olabilir.

Majör depresyon olarak da bilinen klinik depresyon kişilerin beden, düşünce ve duygu durumunu bütünleşik olarak etkileyen ciddi bir rahatsızlıktır. Depresyondaki bireyler için depresyondan bir anda kurtulmak mümkün değildir. Psikoterapi ve antidepresan kullanımı gibi gerekli tedavi yöntemleri uygulanmayan klinik depresyon aylarca hatt a yıllarca devam edebilir.

Hayata Dair

Motivasyon güçlendiren 17 yöntem

Kişisel motivasyon grafiğiniz inişli çıkışlı bir seyir izliyorsa hayatınızı ve alışkanlıklarınızı yeniden gözden geçirme vakti gelmiş demektir. İşte size kişisel motivasyonunuzu artırmak ve korumak için 17 yöntem…

Kişisel motivasyonu artırmak ve korumak için 17 yöntem

Yaşantımızdan memnun değil miyiz? Hayatımızda sürekli bir şeyleri erteliyor muyuz? Bir işe başlayacağımız gün bir türlü gelemiyor mu? Planlı olamamak motivasyonumuzu mu düşürüyor? İşte bu durumda, hayatı yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Hayatı değiştirmek kolay değildir ama imkansız da değildir.

Yaşamımızda memnun olmadığımız şeylerin bir listesini çıkartıp bunları iyileştirme veya değiştirme yollarını arayabiliriz. Bazı etkenlerin motivasyonumuzu düşürdüğüne inanıyorsak; çevresel koşullarımızı yeniden düzenleyerek, planlamaya önem vererek, ertelemeye son vererek, hayatımızda düzensiz olan tüm etkenleri belirleyip moralimizi bozan ve motivasyonumuzu düşüren herşeyi çevremizden uzaklaştırarak motivasyonumuzu yeniden yükseltebiliriz.

Motivasyonun düşmesinin en önemli sebeplerinden birisi zihnimizde oluşan negatif düşüncelerdir. Hayat enerjisini çok çabuk tüketmiş  insanlar yaptığı işlere ve hayata konsantre olmakta zorlanır. Olumsuz duyguları çok fazla barındıran insanlar  yapabilirliklerine inanmazlar. Yaşadığı anı ve zamanı iyi değerlendiremezler.

Başarılı olabilen insanlar hedeflerine odaklanabilen insanlardır. Motivasyon kişiye bağlıdır ve bir seçimdir aslında… Çoğu insan dış etkenlerin etkisinde çok fazla kalır. Kendini yönetmeyi başaramadığında ise birileri kalkıp onu yönetmeye çalışır.

Kişisel motivasyonu artırma ve koruma yöntemleri:

1. Başlangıçta zor olduğuna inandığımız ve sonrasında başardığımız önceki hedeflerimizi hatırlamak, ulaşılabilir hedefler belirlemek

İnanmak: İnsanın hayatı süresince verdiği en büyük mücadele kendisi ile yaptığı mücadeledir.Biz kendimize inanır ve güvenirsek, çevremizdekiler de bize inanır, güven duyar. Motivasyon için inancımızın ve özgüven duygumuzun güçlü olması gerekir. “Ben bunu yapabilirim, bu beceriye sahibim, bu işe başlayabilir ve başarıyla sonuçlandırabilirim.” düşünceleriyle kendimize inanarak başladığımız işlerde çok daha hızlı, verimli ve başarılı sonuçlar alabiliriz. Elbetteki her konuda başarılı olabilmek bizler için önemlidir ama tüm hayatımız süresince başarılarımız kadar başarısızlıklarımız da olacaktır.
Başarısız olduğumuz durumlarda moralimizi bozmamamız, deneyimlerimizden ders alabilmemiz, bir sonraki hedefimiz için kendimizi yeniden motive edebilmemiz ve hiçbir koşulda kendimize olan inancımızı kaybetmememiz çok önemlidir. Unutmamak gerekir ki; kazanmaya ya da kaybetmeye sebep olan en büyük unsur inançtır.
2. Çevremizdeki insanların  başarılarını görmek, gayret ve azimlerini örnek almak, başkalarının başarabildiğini bizim de başarabileceğimize inanmak
3. Başarılması zor hatta imkansız gibi görünen şeylerin başarılmasını anlatan filmler izlemek, başarı hikayeleri okumak, tarihte yaşanmış olayları incelemek, bizi motive edebilecek özlü sözler okumak
4. Güne başlarken o günün iyi geçeceğine dair olumla yaparak olumsuz düşüncelerden zihnimizi uzaklaştırmak, güne gülümseyerek ve pozitif başlamak
5. Yaşadığımız sıkıntı ve üzüntülerin geçici olduğu konusunda kendimizi telkin etmek
6. “Yapamam!”, “Başaramam!”, “Mümkün değil!”, “Yarın başlarım.”, “asla”, “ama, fakat” gibi olumsuz cümle ve kelimeleri unutmak, kullanmamak
7. Hayatımızda olabilecek iniş-çıkışlar karşısında güçlü ve hazırlıklı olabilmek için ruhsal ve bedensel bağışıklığımıza, doğru beslenmeye ve uyku düzenine dikkat etmek
8. Yürüyüş yapmak, doğayla başbaşa kalmak
9. Müzik dinlemek, bizi motive ettiğine inandığımız birkaç müzik türü belirleyip ihtiyaç duydukça dinlemek
10. Başarılı olduğumuz bir olay sonrasında bizi mutlu ettiğine inandığımız şeyleri yaparak kendimizi ödüllendirmek, kendimizle gurur duymak
11.  Bizi motive edeceğine inandığımız, baktıkça bize hedef ya da hayallerimizi hatırlatacak resim ya da objeleri evimizde, çantamızda, iş yerimizdeki masamızda bulundurmak
12.  Değişimlere açık olmak, kendini geliştirmek
Değişim iki şekilde olabilir. Kişi, gizli kalmış ama gerçekten kendi parçası olan bazı özelliklerinin gün ışığına çıkmasına izin verdiğinde ve  temel olan kişisel bir şeyi değiştirmek istediğinde değişim olur.
13. Sahip olduğumuz her şeyin değerini bilmek ve şükretmeyi unutmamak
14. Doğru iletişim kurmak, kendimizi ve başkalarını sevebilmek, yaşama sevincini canlı tutmak
Olumlu ilişkiler kurabilmek, saygı göstermek ve saygı görmek, değer vermek ve değer verildiğimizi bilmek, gönül almak veya gönlümüzün alınması, düşüncelerimizin dinlenmesi ve önemsenmesi, onaylanmak, takdir etmek ve edilmek, güvenebilmek ve güvenildiğimizi bilmek kişisel motivasyonumuz açısından önemlidir. Başkalarına özellikle de ihtiyacı olanlara yardımcı olabilmekten dolayı içimizde hissedeceğimiz manevi huzur da motivasyonumuzu artıracak önemli unsurlardan biri olacaktır.
15.  Kendine güvenmek ve inanmak, özgüveni kaybetmemek, cesaretli olmak
16. Kendini iyi tanımak; güçlü yönlerini daha çok besleyip, zayıf yönlerini geliştirip olumlu yönde güçlendirmek. İnsan önce kendi değerini bilmelidir.
17. Strese girmemek ve işleri son ana bırakmamak için zaman kontrolünü doğru yapma yöntemlerini bilmek ve uygulamak
Ve her şeyden önemlisi: “Farkındalığımızı Yitirmemek”.
Sağlık

Şizofren nedir?

Şizofren bir bireyin davranışlarını, hareketlerini, gerçeği algılayış şeklini ve düşüncelerini çarpıtarak değiştiren, ailesi ve sosyal çevresi ile ilişkilerini bozan psikiyatrik bir hastalıktır. Ciddi ve kronik bir hastalık olan şizofrenide hastalar gerçeklikle arasındaki bağlantısını yitirerek farklı davranışlar sergilemeye, gerçek olmayan olaylara inanmaya ve kişiliklerini değiştirmeye eğilim gösterir. Hayat boyu süren bir hastalıktır ve bu nedenle sürekli olarak tedavi gerektirir. Doğru tedavi ile şizofreni hastalarında hastalık kontrol altına alınabilir. Bu sayede hastalar sağlıklı bir birey olarak yaşamını sürdürebilir, sosyal ilişkilerinde ve iş hayatlarında başarılı olabilir. Tedavi süreci, yapılan en küçük bir ihmalde hastalığın yeniden nüksünü tetikleyebileceğinden büyük bir özen ve hassasiyet gerektirir. Bu nedenle hastalığı kontrol altında bulunan kişiler de düzenli olarak psikiyatrik muayeneden geçirilmeye devam edilmelidir.

Şizofren nedir?

Şizofreni, hastaların gerçek ile gerçek dışı olan olguları birbirinden ayırt edememesine yol açan, sağlıklı düşünce akışı, duygu kontrolü ve normal davranışa engel olan ciddi bir beyin hastalığıdır. Çoğu zaman yavaş yavaş gelişim gösterir. Erken teşhis ve tedavi çok önemlidir, ciddi komplikasyonlar gelişmeden hastalığın kontrol altına alınmasını sağlar. Hastalık genel olarak çarpık düşünceler, halüsinasyonlar, korku ve paranoyalardan oluşur. Medyanın, televizyon dizilerinin ve filmlerin işlediği hikayeler toplumda şizofreni hastalarını saldırgan ve tehlikeli ve benzeri şekilde tanıtsa da aslında durum böyle değildir. Şizofreni hastalarında bölünmüş veya çoklu kişilik durumu yoktur, hastaların büyük bir kısmında şiddet eğilimi söz konusu değildir ve bu hastalar tedavi ile desteklendikleri takdirde toplum içerisinde, arkadaşları ile, aileleriyle veya tek başlarına yaşamlarını devam ettirebilir.

Şizofreni hastalığı alevlenme ve yatışma dönemleri şeklinde seyreden bir hastalık olup diğer birçok psikiyatrik hastalığa oranla hastaların mesleki ve sosyal yaşamlarına ilişkin çok daha fazla olumsuzluk yaratır. Hastalığın alevlenme dönemlerinde gerçek ve gerçek dışı ögelerin birbirinden ayırt edilememesi durumu belirgin şekilde söz konusudur. Bu duruma psikoz adı verilmektedir ve şizofreni en şiddetli psikotik hastalıklardan bir tanesidir. Belirtilerin şiddeti kişiden kişiye ve hastalığın şiddetine göre değişkenlik gösterir. Tedavi ilaçlarının kullanılmaması, alkol veya madde kullanımı, ağır stres gibi faktörler hastalığın şiddetini artıran faktörlerdir.

Şizofreni belirtileri nelerdir?

Birçok hastalıkta olduğu gibi şizofrenide de hastalığın başlangıç döneminde belirtiler daha hafiftir ve bu dönemde hasta yakınları yalnızca bir şeylerin yolunda gitmediğini fark edebilir. Hastalığın belirtileri arasında duygu, düşünme ve davranışa ilişkin farklı sorunlar yer alır. Genellikle sanrılar, halüsinasyonlar ve düzensiz konuşma, kendini ifade edememe gibi problemler yaygın şekilde görülür. Bunun haricinde şizofreni hastalığının belirtileri şunlardır:

  • Şizofreni hastalarında gerçek dışı olaylara inanma durumu söz konusudur. Bunlar hayaller veya sanrılar olarak tanımlanabilir. Örnek vermek gerekirse hasta birinin ona takıntılı derecede aşık olduğu, zarar gördüğü veya tacize uğradığı, başkaları tarafından takip edildiği, büyük bir felaketin meydana gelmek üzere olduğu gibi gerçek dışı düşüncelere veya şüphelere kapılabilir.
  • Şizofrenide yaygın şekilde görülen gerçekte olmayan şeyleri görme veya duyma gibi durumlar halüsinasyon olarak nitelendirilir. Bunlar şizofreni hastaları tarafından tamamen gerçek olarak hissedilir ve normal bir deneyimin gücüne eşdeğerdir. Halüsinasyon herhangi bir duyuda olabileceği gibi genellikle işitme şeklinde gerçekleşir.
  • Düzensiz düşünce ve konuşma şizofreni hastalığında yaygın görülen semptomlardan bir diğeridir. Hastalar konuşurken kendilerini ifade edemez, sorulara verdiği cevaplar kısmen veya tamamen soruyla ilgisiz olabilir, konuşurken anlamsız kelimeler ve anlamsız cümleler kullanabilir.
  • Şizofreni hastalarında düzensiz motor hareketler ve davranışlar görülebilir. Çocuksu hareketler, ajitasyon, hedefe odaklanmakta zorlanma, gereksiz ve abartılı hareketler, talimatlara direnç gösterme, talimatlara direnme, uygunsuz ve tuhaf duruş şekli gibi belirtiler bunlara örnek olarak verilebilir.

Şizofreni belirtileri nasıl anlaşılır sorusunun yanıtı olarak verilebilecek daha pek çok örnek mevcuttur. Yukarıda verilen semptomların haricinde şizofreni hastalarında kişisel hijyenin ihmal edilmesi, önemli olaylara karşı duygusuzluk, çalışma yeteneği ve verimliliğin azalması, göz teması kurmaktan kaçınma, yüz ifadelerinin azalması ve mimiksizlik, ailesine ve yakınlarına karşı şüphe duyma, bir anda gelişen sebepsiz duygusallık ve depresyon, günlük aktivitelere karşı ilgi kaybı, hobilere karşı zevk duymama, sosyal ortamlardan kendini soyutlama gibi çok farklı olumsuz belirtiler gözlenebilmektedir. Belirtilen semptomların bazıları hastada sürekli olarak varlığını korurken bazıları ara ara ortaya çıkabilir.

Şizofreni nedenleri nelerdir?

Şizofreni hastalığına neyin sebep olduğu kesin olarak belirlenememiştir. Ancak beynin kimyasal yapısında meydana gelen bozukluklar, genetik ve çevresel faktörlerin hastalığın gelişiminde rol oynadığı bilinmektedir. Ailesinde şizofreni veya farklı bir psikotik hastalık öyküsü bulunan kişilerin bu hastalığa yakalanma olasılığı daha yüksektir. Hastalığın nedeninin araştırılmasına yönelik olarak yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında şizofreni hastalarının beyin ve merkezi sinir sistemi yapısının sağlıklı bireylerden farklı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Beyin kimyasından kaynaklı bozukluklarda dopamin ve glutamat gibi nörotransmitterlere ilişkin sorunların yol açtığı düşünülmektedir. Bilim dünyası şizofreni hastaların sinir sisteminde görülen bu farklılıkların anlamlı olup olmadığı konusunda ortak bir karara varamamış olsalar da şizofreninin bir beyin hastalığı olduğu düşünülmekte ve konuya ilişkin araştırmalar son hızda devam ettirilmektedir.

Şizofreni teşhisi nasıl konulur?

Şizofreni teşhisi, genellikle yaşadığı sorunlar yakınları tarafından fark edilen hastaların psikiyatri kliniklerine getirilmesi ile koyulmaktadır. Belirtileri şizofreni ile benzerlik gösteren pek çok psikiyatrik hastalık olabileceğinden uzmanlar tarafından şizofreni belirtileri testi, muayene ve tanı testleri yardımıyla hastalığın şizofreni olduğu tespit edilir. Hastalıkta görülen semptomlar aynı zamanda madde bağımlılığı, alkol kullanımı ve bazı ilaçların yan etkilerine bağlı olarak da ortaya çıkabileceğinden sorunların böyle bir nedenden kaynaklanıp kaynaklanmadığı araştırılmalıdır. Teşhisin netleştirilmesi için hastalara fiziksel muayene ve testler, psikiyatrik değerlendirme testleri, kan testleri ve tıbbi görüntüleme yöntemleri uygulanabilir. Tüm bu uygulamalar sonucunda şizofreni hastalığı teşhisi koyular bireyler için hastalığın şiddeti de göz önünde bulundurularak tedavi süreci planlanır.

Şizofreni tedavisi nasıl yapılır?

Şizofreni kronik bir hastalıktır ve ilaçlar yardımıyla semptomlar büyük ölçüde ortadan kalksa da ömür boyu tedavi gerektirir. Antispsikotik ilaçlar tedavinin temel taşını oluşturur. Bu ilaçların beyinde dopamin adlı nörotransmittere etki ederek semptomları ortadan kaldırdığı düşünülmektedir. İlaç tedavisinde temel amaç hastalığın kişide yarattığı semptomların ortadan kaldırılması ile bireylerin sosyal, psikolojik ve fizyolojik anlamda sağlıklı bireylere yakın bir hayat sürmesinin sağlanmasıdır. Bir diğer amaç ise şizofreni tedavisi ömür boyu süreceğinden mümkün olan en düşük ilaç dozu ile tedavinin devam ettirilmesidir. Psikiyatristler tarafından hasta düzenli olarak takip edilerek gerekli görüldüğünde ilacın türü, dozu ve kullanım sıklığı değiştirilebilir. Antidepresan ve anti-anksiyete ilaçları ile kombinasyonlar yapılabilir. Bu tür ilaçların etkilerinin tam olarak görülmeye başlanması 3-4 hafta sürebilmektedir. Tedavide kullanılan ilaçlar ciddi yan etkilere sahip olmaları nedeniyle hastalar tarafından genellikle kullanılmak istenmez. Bu noktada hastanın tedavi konusunda iş birliği yapma isteği de göz önünde bulundurularak ilaç almama konusunda direnç gösteren hastalarda gerekirse enjeksiyon yöntemiyle ilaç uygulaması tercih edilebilir. İlaç tedavisine ek olarak uygulanacak bireysel terapiler, aile terapileri, sosyal beceri eğitimleri ve mesleki rehabilitasyon gibi ek tedaviler yardımıyla hastaların sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlamak mümkündür.

Doğru tedavi ve sürekli takip ile şizofreni hastaları, normal ve sağlıklı bireyler gibi başarılı ve üretken bir hayat sürdürebilirler. Bu nedenle eğer siz veya bir yakınınızda şizofreni hastalığı mevcut ise bir sağlık kuruluşunda psikiyatri kliniğine başvurarak düzenli kontrollerinizi yaptırabilir, hastalığın kontrol altına alınmasını sağlayarak sağlıklı bir yaşam sürebilirsiniz.